evet.
‘Bohem’ hit’ler yok ama…

90’lardan bu yana ayakta kalmayı başarabilen ve albümlerinde farklı sound’ları bir araya getirmesiyle bilinen The Dandy Warhols, son albümü ‘This Machine’ ile de bu anlamda hayal kırıklığına uğratmıyor. Önceki albümlere göre daha sakin bir sound’un hâkim olduğu albümde psychedelic ama aynı zamanda 80’lerin ruhunu da yanıstan parçalar yer alıyor. Gitar ağırlıklı oluşu bakımından ‘Odditorium or Warlord of Mars’a benzetebileceğimiz albümün önemli özelliklerinden biri de şarkı sözlerinde tüm grup üyelerinin imzasının olması.
Albüm Courtney Taylor-Taylor’ın puslu vokallerinin öne çıktığı, bas riffleriyle ilerleyen ‘Sad Vacation’ ve ‘Autumn Carnival’ ile açılıyor. Iggy Pop’u andıran vokallerle dikkat çeken ikinci parça ‘Enjoy Yourself’le eskilere gidiyoruz, parçanın nakaratında aniden duyulan koro büyüyü biraz bozuyor. Aynı şekilde 80’ler ruhunun tekrar hissedildiği ‘Alternative Power to the People’da enstrümanlar eşliğinde ilerleyen vokaller deforme edilmiş. Scratch’i andıran seslerin bir zaman sonra enstrümanlarla bütünleştiği hissediliyor. Albümde saksofonun kullanıldığı tek parça olan Tennessee Ernie Ford’un ‘16 tons’ cover’ı albümün farklı parçalarından. Vokallerin, yorumunu az da olsa değiştirdiği parça, enstrümantal açıdan orijinal haliyle bırakılmak istenmiş. Akustik gitarların duyulduğu, albümün ilk single’ı ‘Well, They Are Gone’ ise albümde çok rastlamadığımız romantik sözleriyle ve buna paralel vokalleriyle öne çıkıyor. 

The Dandy Warhols’un sound bakımından çeşitliliği sevdiğini biliyoruz fakat ‘This Machine’e önceki albümlere göre Taylor Taylor’ın da dile getirdiği gibi ‘karanlık’ bir hava hâkim. Hatta gotik olarak da tanımlanan albüm grubun ‘Bohemian Like You’ veya ‘We Used to Be Friends’ gibi hareketli parçalarını kesinlikle barındırmıyor. Hit parça peşindeyseniz albüm ilk dinleyişte beklentileri karşılamayabilir ama parçaları dinledikçe Dandy Warhols’un müzikal açıdan iyi bir iş çıkardığı anlaşılıyor.

Radikal Kritik / 29.04.2012

A capella’ya post-punk ayarı

 


İngiltere post-punk sahnesinin çok sesli gruplarından The Futureheads’in iki yıl arayla albüm çıkarmadaki istikrarını bozmadığını biliyoruz. Bu sene de bir albümle karşımıza çıkmasını bekliyorduk ama bu kadarını beklemiyorduk doğrusu. ‘Rant’ kesinlikle The Futureheads’in şimdiye kadarki en eğlenceli ve en ilginç albümü. Neden mi? Grup, en iyi parçalarını bir araya getirmiş, bir de bunları a capella söylemiş. Üstüne yetmemiş, pop müzik camiasının ünlü isimlerinin parçalarını da aynı şekilde cover’lamış. 

The Futureheads hitleri ‘Meantime’, ‘Man Ray’ ve ‘Robot’ albümde yer alan parçalardan. A capella dinlemesi iyi hoş, zaten Barry Hyde’ın vokaline diyecek yok ama yine de birkaç dinleme sonrasında The Futureheads’in punk ruhunu arıyorsunuz. Albümde aslında hiç de grubun kalemi değil diyeceğimiz cover’lar var. Bunlardan en ilginçleri Black Eyed Peas ve Kelis parçaları. The Black Eyed Peas’ın ‘Meet Me Halfway’i orijinalinden daha yavaş ve bir de Fergie’nin üstüne Barry Hyde söyleyince sözler daha bir anlamlı olmuş. 
Başından beri melodik parçalara ağırlık veren ve vokalleriyle öne çıkan The Futureheads’in bu albümle aslında daha önce yaptığı şeyden uzaklaşmadığı açık. Zira Barry Hyde “The Rant’ı almayan The Futureheads fan’ı gerçek bir fan değildir” diyor. Evet, ‘Rant’ kesinlikle bir The Futureheads albümü, sadece bazı parçalarda kulaklarınız The Futureheads gitarlarını aramıyor değil ama en nihayetinde a capella bir albüm bu.

*Nisan 2012 Radikal Kritik’te yayımlanmıştır. 

Bu sefer ‘hayatımızı değiştirmeleri’ pek zor

Birçoğumuzun hayatına Zach Braff’ın Amerikan bağımsız filmi ‘Garden State’ ile girmiştir herhalde The Shins. Natalie Portman, filmde grupla ilgili şunu söylüyordu: “The Shins hayatını değiştirecek”. The Shins parçaları şimdiye kadar kimsenin hayatını değiştirdi mi bilinmez ama grubun o zamandan bu zamana line-up’ı ve tarzı çoktan değişti. İşte bu yüzden eğer grubun eski hayranlarındansanız beş sene aradan sonra hasretle beklenen ‘Port of Morrow’ albümü için pek umutlanmayın. ‘Port of Morrow’ eski albümlere nazaran indie rock havasından yoksun, pop öğelerinin öne çıktığı bir albüm ve bu yüzden sıradan olmaktan kurtulamamış. Albüm, eski pop parçalarını andıran ‘The Rifle’s Spiral’ ile başlıyor. Melodik altyapılardan yine vazgeçilmeyen albümde ‘Bait and Switch’ bir diğer ‘coşkulu’ pop şarkısı. Elektronik altyapının gitarları gölgelediği ‘No Way Down’la albümde U2 havası solunuyor. Çıkış parçası ‘Simple Song’ ise şüphesiz albümün en iyi parçası. Parçada albümün geri kalanında duyma şerefine nail olamadığımız kuvvetli gitarların yanı sıra James Mercer’ın etkili vokalleri öne çıkıyor ve bir nebze de olsa The Shins ruhu geri dönüyor.

Albüme pop sound’un hâkim oluşuna şaşırmamak gerek çünkü Mercer 2010’da verdiği bir röportajda tarz değişikliğine gideceğini önceden açıklamıştı. Albümde birlikte çalıştığı insanları da gözardı etmemek gerek tabii bu değişiklik kapsamında. Daha önce Beck ve Britney Spears gibi isimlerle çalışmış prodüktör Greg Kurstin’in bu albümde çok fazla etkisi olduğu söyleniyor. Grubun yeni gitaristlerinden birinin de öncesinde Beck’le birlikte çalışmış olduğunu da belirtelim. Bu da The Shins’in indie kimliğinden sıyrılıp farklı bir tarza eğiliminin nedenini de açıklıyor aslında. Sonuç olarak bu albümle The Shins hayatımızı değiştiremiyor ne yazık ki.

Radikal Gazetesi Kritik 01/04/2012 

Ada tarihinin içinde gibi…

Yeni Kaiser Chiefs işi ‘Start the Revolution Without Me’, İngiliz müzik tarihine yolculuk gibi. Echo&The Bunnymen, Cure ve tabii Blur göndermeleri gırla…

Kaiser Chiefs, kendilerinden yepyeni şarkılar bekleyen hayranlarını biraz hayal kırıklığına uğratabilir zira ‘Start the Revolution Without Me’ grubun dokuz ay önce çıkan ‘The Future is Medieval’ albümünün dijital versiyonundan bir seçki niteliğinde. Albümün tek sürprizi ‘On the Run’ isimli yeni parça.
Albümü bir ‘Ruby’ ve ya ‘I Predict a Riot’ arayışına girmeden dinliyorsanız sorun yok aksi takdirde beklentilerinizin altında bir albüm olmaktan öteye gidemiyor Start the Revolution Without Me’. Fakat İngiliz müziği hayranlarındansanız albüm bambaşka bir anlam kazanabiliyor. Adeta İngiliz müzik tarihine göndermeler içeren şarkılarda, başta Blur olmak üzere, Echo&the Bunnymen ve Cure etkisi yoğunlukla hissediliyor. Genelinde punk ve new wave sound’una sahip albümün öne çıkan parçaları ‘Man on Mars’, ‘Little Shocks’ ve ‘Can’t Mind My Own Businness’. Özellikle tatlı synthesizer riff’leri üzerine oturtulmuş vokalleriyle ilerleyen ‘Little Shock’ grubun şimdiye kadarki en iyi parçaları arasına alınabilir. ‘Can’t Mind My Own Business’ dinleyiciye başladığı andan itibaren özellikle vokalleriyle birlikte bir Blur parçasının içindeymiş hissi veriyor. Grubun yeni parçası ‘On The Run’ ise bass riff’lerinin öne çıktığı klasik bir Kaiser Chiefs parçası diyebileceğimiz türden. Parçanın nakaratı albümdeki melodik nakarat eksikliğini bir nebze azaltıyor ama bir ‘I Predict a Riot’ değil. 

Kaiser Chiefs’in ‘The Future is Medieval’ albümüyle iyi bir pazarlama taktiğine de imza attığını belirtmek gerek. Grup toplam 20 şarkıdan oluşan bir listeyi kullanıcılarına kendi sitesinden sunuyor ve istedikleri 10 parçayla kendi LP’ilerini yaratma fırsatı sağlıyor. Ne kadar başarılı oldukları bilinmez ama ‘Start the Revolution Without Me’ bu taktikle çok da başarılı olamadıkları ve Kaiser Chiefs hayranlarının eskisi kadar takipte olmadıklarının sinyalini veriyor. Zira geçen aylarda grubun vokali Ricky Wilson insanların albümlerinin çıktığından habersiz olduğunu açıklamıştı. Her şeye rağmen geçen senelerde ayrılma dedikodularına karşılık ‘ayaktayız’ mesajını veren bir albüm olarak görebiliriz ‘Start the Revolution Without Me’yi…

Radikal Hayat 18/03/2012

‘Geliyorsunuz konsere değil mi?’
'Geliyorsunuz konsere değil mi?'
 
 
Gitarda Dee Plume, basta Sue Denim’den oluşan İngiliz electro-pop grubu Robots in Disguise üçüncü kez İstanbul’da. Eğlenceli parçalarının yanı sıra renkli sahne performanslarıyla dikkat çeken ikiliden Plume’ye telefonla bağlandık.

Sue ile 10 yıldır birlikte çalışıyorsunuz. Bu, işleri kolaylaştırıyor olsa gerek?
10 sene birini tanımak için yeterli bir zaman. Birbirinize açıklamak zorunda olduğunuz fazla bir şey olmuyor.

Son albüm ‘Happiness v Sadness’in yapım aşaması iki yıl sürdü. Neden?
Evet, finansal sorunlar yüzünden. Biz de farklı bir teknik deneyerek, fanlarımızdan albümü önceden sipariş vermelerini ve böylelikle bağış yapmalarını istedik ve bu parayı prodüktörümüze verdik.

Dinleyicilerinizin bu albümün çıkışına katkısı olması nasıl hissettiriyor şu an?
İnanılmaz bir şey. Albüm ortak bir çalışma gibi oldu aslında.

Şu sıralar neler dinliyorsun?
Black Keys dinliyorum şu sıralar. ‘Attack & Release’ albümlerinden ‘Psychotic Girl’ parçalarını seviyorum. Bir de solo albüme hazırlık için daha çok garage rock tarzında şeyler dinliyorum.

Evet, yakın zamanda bir röportajda ‘Psycho Delia v The Ward’ isimli bir solo projeden bahsetmiştin. Nasıl gidiyor?
Tam da şu an o proje üzerinde çalışıyordum aslında. Şimdiye kadar üç parça kaydettim, bazı parçalar için davul ritimleri kaydettim. Sonrasında bir sonraki aşamaya geçeceğim. Şimdiye kadarki parçaları sevdiğimi söyleyebilirim. Daha rock ve noise parçalar…

İstanbul’a üçüncü gelişiniz olacak, nasıl bir konser bekliyor bu kez bizi?
 
Şimdiye kadar eğlenceli konserler geçirdik. Sen ve arkadaşların da geliyorsunuz değil mi? (gülüyor) Gelin çünkü renkli bir konser olmasını planlıyoruz yine. Renkli konserleri seviyorum. En son İstanbul konserimizdeki seyirciye bayılmıştım, çok enerjiklerdi.

Robots in Disguise, bu akşam saat 22.30’da IKSV Salon’da.
 
*Radikal Hayat 28.01.2012



Sundance’le yetenek avına devam

30’uncu senesini deviren Amerikan bağımsız filmleri festivali Sundance, bu sene 19-29 Ocak tarihlerinde Utah’da gerçekleşiyor. Geçtiğimiz senelerde Paris Hilton’ın katılımının hoş karşılanmadığı festival, köklerine dönme konusunda da niyetli görünüyor.

1990’larda Hollywood sinemasının egemenliğine karşı alternatif bir arayış olarak ortaya çıkan Sundance Film Festivali, bağımsız sinema dünyasının kalbinin attığı yer olmaya devam ediyor. Büyük stüdyoların bağımsız firmaları yutması ve Paris Hilton gibi ünlülerin festivalde boy göstermesi ise kimilerine göre Sundance’in şöhretini olumsuz etkiliyor.

İki sene önce Sundance Film Festivali’nin açılışında tam da bu yakınmaların merkezinde bir açılış konuşması yapıyor Sundance Enstitüsü kurucusu Robert Redford. 30’uncu yaşına yaklaşan festivalin, amacından sapmaya başladığını dile getirirken, festivalin son yıllardaki yüzü haline gelen Paris Hilton’a “uzak dur!” çağrısında bulunuyor. Olaylardan hemen sonra festivalin düşük bütçeli filmler için yeni bir kategori açması ise Sundance’in köklerine dönmeye niyetli olduğunu gösteriyor.

1978’de U.S. Festival adı altında başlayan festival, 1980’li yıllarda Redford’ın kurduğu Sundance Enstitüsü’nün kucak açmasıyla Sundance ismini alıyor. Düşük bütçeli filmlere yer veren, hiçbir kar amacı gütmeyen, bir anlamda kendi yağında kavrulan organizasyon 90’larda büyük bir patlamayla marka haline geliyor. Özellikle 1989’da Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye’yle dönen Steven Soderbergh’in ‘sex, lies, and videotape’ filmi, tüm büyük stüdyoların bakışlarını Sundance’e çeviriyor. Quentin Tarantino’nun ‘Rezervuar Köpekleri’ filmi de o senelerde bütçesinin katlarca fazlası gelir getiren filmler arasında yerini alıyor.    

Kevin Smith, Robert Rodriguez, Jim Jarmusch gibi daha pek çok önemli yönetmenlerin isimlerini duyurmalarında büyük rol oynayan Sundance, hala genç yönetmenleri ve oyuncuları keşfetme rolüne kaldığı yerden devam ediyor. Bu seneye dönecek olursak, 2012 Sundance 29 ülkeden uzun metrajlı 112 filme yer veriyor. Bunların 44’ü ilk film, 24’ü ise yarışma dahilinde. 89 film ise bu sene Sundance’te prömiyer yapıyor.

 Festivalin öne çıkanları

Bu senenin prömiyer filmleri arasında Julie Delpy, Spike Lee ve Stephen Frears’ın yeni filmleri dikkat çekiyor. Julie Delpy’nin 2007 yapımı romantik komedi filmi ‘2 Days in Paris’in devam niteliğinde olan ‘2 Days in New York’, festivalin beklenen filmleri arasında yer alıyor. Julie Delpy bu kez Chris Rock ile beyazperdede. Spike Lee, yeni filmi ‘Red Hook Summer’la yaz tatilini daha önce hiç görmediği büyük babasıyla geçiren bir çocuğun hikayesini anlatıyor. Filmde The Wire’dan Clarke Peters’ın yanı sıra Jules Brown ve Toni Lysaith yer alıyor. ‘Kraliçe’ ve ‘Kirli Tatlı Şeyler’ filmlerinin yönetmeni Frears’ın filmi ‘Lay The Favorite’ ise Bruce Willis, Rebecca Hall ve Catherine Zeta-Jones’lu cast’ıyla dikkat çekiyor.  

‘Can’ Sundance Film Festivali’nde

Raşit Çelikezer’in yönettiği ‘Can’ Sundance Film Festivali’nin ‘En İyi Uluslararası Film’ kategorisinde yarışıyor. İstanbul’a göçmüş yeni evli Ayşe ve Cemal çiftinin zorlu çocuk sahibi olma sürecini ve sonrasında yaşananları anlatan filmde Selen Uçer, Serdar Orçin, Yusuf Berkan Demirbağ ile Erkan Avcı rol alıyor. Festivalde 14 filmlik bir seçkinin içinde yer alan ‘Can’, 48. Altın Portakal Film Festivali’nde Behlül Dal Jüri Özel Ödülü ve Antalya Kent Konseyi Seyirci Ödülü’nü almıştı.

*iFest Ocak’ta yayımlanmıştır.

 

“İskender bizden bir hikaye”

Mükemmel kurgulanmış hikayesi, alışılagelmişin dışında kapak tasarımıyla Elif Şafak’ın son romanı ‘İskender’ şüphesiz 2011’in en çok konuşulan eserlerinden biri oldu. Bakırköy Marmara Forum’daki imza gününde konuşma fırsatı bulduğumuz Şafak, hem ‘İskender’i  anlattı hem de Türkiye’nin güncel sorunlarıyla ilgili düşüncelerini paylaştı.

Banu Öğüt

Son romanınız ‘İskender’ bir ailenin hikayesini anlatması açısından önceki romanlarınızdan ‘Baba ve Piç’i andırıyor. Orada Türk-Ermeni sorununa değiniyordunuz. Bu romanda yer alan ailenin hikayesi ne anlatıyor?

Bu yarı Türk yarı Kürt bir ailenin hikayesi. Daha çok 1970 sonlarına odaklanıyor ama 50 senelik bir zaman dilimini kapsıyor. Yaklaşık dört mekanda geçiyor. Bir hayali Kürt köyü tasavvur ettim, İstanbul Londra bir parça da Abu Dabi’de. Bunun nedeni göç yollarını takip etmek, göç eden bir ailenin hikayesini izleyebilmek. Ama esas olarak bu kadar geniş zeminin içinde aileye, bilhassa anne oğul ilişkisine odaklanmak istedim, oğullarımızı nasıl yetiştiriyoruz ona bakabilmek. Bir de temel gayem sanırım şuydu; en yakınımızdaki insanları nasıl oluyor da bu kadar yanlış anlıyor ve incitiyoruz ve ya onlar tarafından incitiliyoruz.

‘İskender’ romanı Türk toplumuna nereden bakıyor?

İskender bence bir yanıyla çok tanıdık ve bizden bir hikaye. Orada çok hassas bir denge var benim yazar olarak gözetmek istediğim, hem çok tanıdık bir şey anlatıyorum hem de bunu öyle bir anlatmalı ki, aslında sıra dışı bir boyutu olsun. Sıra dışı ve tanıdıklığı harmanlayan bir hikaye. Bu çok önem verdiğim bir şeydi. Dolayısıyla bir yanıyla realist bir yanıyla çok hayalperest  bir roman bu. Ama zannediyorum ki özellikle birçok kadın okura, onların yüreklerine hitap edecek unsur var içinde. Güçlü ve duygusal ama aynı zamanda eleştirel sesi yüksek bir roman olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’de kadın ve erkek kimliklerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle birçok kadın cinayetinin medyaya yansıdığı şu günlerde?

Ben bu konuları çok önemsiyorum hep yazıyorum, elimden geldiğince de bu konuda çalışıyorum. Hepimizin bir şeyler yapması gerektiğine inanıyorum çünkü kadına yönelik şiddet ertelenebilir bir şey değil, küçümsenebilir bir şey değil, onun çok ötesine geçti artık, aciliyetle ele alınması gereken en temel meselelerimizden bir tanesi bence. Değişmesi gerek çok şey var, yasalardan başlamak üzere tabi ki en başta zihniyetlerin değişmesi gerekiyor. Bunun için de birçok insanın yapabileceği çok şey var ortak bir duyarlılık, ortak bir vicdanla. ‘İskender’ bu anlamda cinsiyet kalıplarını doğrudan sorgulayan bir roman, erkeklik nasıl inşa ediliyor ve erkekliğin inşasında kadını rolü nedir, okuru bunu düşünmeye ve görmeye davet eden bir roman. 

Romanınız satışa sunulmadan 165 bin sipariş almıştı ve uzun süredir de en çok satanlar listesinin ilk sıralarında yer alıyor. Sadık okurlara sahip olmak sizin için ne anlam taşıyor?

‘Pinhan’ romanımdan bu yana her kitapla giderek genişleyen bir okur çemberi oldu. Bundan dolayı hem şükran duyuyorum, hem de büyük bir sorumluluk. Bu sorumluluk her şeyden evvel edebiyata, anlattığım hikayeye karşı. Çok emek veriyor, didiniyorum tek tek her satır için. İnanıyorum ki her romancı çok emek veriyor eserine. Okurlarımla aramdaki gönül bağının bendeki yeri çok özel. Açıkçası Türkiye’de eleştiri ortamı çok hoyrat, yalan yanlışlarla dolu. Elit kesim ise çok hırçın. Böyle bir ortamda ben sadece iki şeye kulak veriyorum: hikaye anlatma sanatına ve hakiki edebiyat okurlarıyla aramdaki muhabbete.

Bir edebiyat romanı yazarı olarak gazetede düzenli olarak köşe yazısı yazmak kullanılan dilin farklılığı açısından yorucu mu? Gazeteciliğe ne kadar yakın buluyorsunuz kendinizi?

Köşe yazarlığını seviyorum. Belli bir dozda kalmak kaydıyla bir edebiyatçı için çok da olumlu etkisi olduğuna inanıyorum. Çünkü romancılık tek kişilik bir dünya. Benmerkezci. O dünyanın kalıplarını kırmak için, toplumda ve dünyada olanlara kayıtsız kalmamak için köşe yazarlığı insanı dengeliyor. Orada başka bir okur kesimi var. Daha hızlı, daha sabırsız. Az sözle daha fazla şey anlatma mecburiyeti de bir romancı için önemli bir dil egzersizi.

Geçmişten ve ya günümüzden size ilham veren yazarlar, eserler var mı? 

Var, hem de çok. Doğu’dan da Batı’dan da okuduğum, takdirle takip ettiğim çok eser var. Meraklı bir okurum ben. Yalnız sadece roman okumuyorum. Her zaman felsefeden çok beslendim. Siyaset felsefesinden, din felsefesinden, bilim felsefesinden… bizatihi felsefenin kendisinden. Hayata, zamana, insan olmaya ve olamamaya dair felsefenin sorduğu sorular aslında edebiyatçılar için temel sorular.

Türkiye’de yeni farkedilmeye başlansa da e-kitap dünyada popülerliğini artırıyor. Dijital yayıncılıkla ilgil neler söylersiniz?

E-kitap bizde yeni yeni gelişmekte. Henüz yolun çok başındayız. Copyright yasalarının tam oturmadığı bir ülkede internet üzerinden kitap indirmenin zorlukları da var. Bununla birlikte ben yeni gelişmeleri heyecan verici buluyorum. Yurtdışında e kitap olarak basılan eserlerim olduğu gibi sadece e-kitap olarak yazdığım kısa bir metin su anda Penguin tarafından basılmakta. Bunlar hepimiz için yepyeni gelişmeler. Edebiyat ortamı giderek daha da demokratikleşiyor. İnternet tüm olumsuzluklarıyla beraber düşünülmeli. Ama muazzam bir eşitlikçi potansiyeli de beraberinde getiriyor. Kitap olarak basılan eserlerden çok daha fazlası siber ortamda yayınlanabilecek yakında.

 2012 için yeni projeleriniz, aklınızda yeni hikayeler var mı?

Şu anda demleniyorum. Ne zaman bir roman bitirsem ruhum yara bere içinde kalıyor, sonra biraz durmam gerek ki kendi kendimi tamir edeyim. Çatlaklar, kırıklar…. Elden geçirmem gereken çok şey var. Ancak tamir bitince yeni kitaba başlıyorum.

*iFest Aralık

“İsimlerin açıklanmamasını doğru bulmadım”

 

 

12.İstanbul Bienali’nde ‘Mükemmel Aşıklar’ isimli solo çalışmasıyla yer alan sanatçı Ahmet Öğüt bienalle ilgili görüşlerini anlattı.  

12.İstanbul Bienali ile ilgili görüşleriniz neler?

12.İstanbul Bienali’nin isminden uluslararası kelimesinin çıkarılmasını çok doğru buldum. Bienal’de iyi ve güçlü iş sayısının oldukça fazla olması da çok iyi. Derinlemesine düşünülmüş, farklı kuşaklardan gelen bir sanatçı listesi olması da ezber bozuyor, bu da önemli. Diğer yandan sanatçıların isimlerinin açıklanmaması taktiğini doğru bulmadım. Eğer küratörlerin de adı açıklanmasaydı bunu tarihsel ve radikal bir tutum olarak değerlendirebilirdim, ama küratörlerin isimlerinin açıklanmış olup da sanatçıların açıklanmamış olmasını oldukça yanlış buldum. Mekan tasarımı sergiyi kurgulamak açısından küratörlerin isini kolaylaştırmış olabilir ama bu tip bir tasarım bir yandan da müze ya da fuar sergisi görünümünü andırıyor, ben bunu açıkçası biraz sakıncalı buluyorum.

 Bienalin öne çıkan eserleri sizce neler?

Milena Bonilla’nın Stone Deaf, 2009, Meriç Algün Ringborg’un  The Concise Book of Visa Application Forms, 2009-2011, Vesna Pavlovic’in Search for Landscapes, 2011, Akram Zaatari’nin From Hashem el Madani: Studio Practices project, 2007, Ala Younis’in Tin Soldiers, 2010–11, Alexander Gutke, Singularity, 2010, Cevdet Erek’in Darbeli Cetvel, 2011

Bienalde yer alan ‘Mükemmel Aşıklar’ eserinizden yola çıkarak Avrupa Birliği ve Türkiye ilişkileri için düşünceleriniz neler? Çalışmanızdan bahseder misiniz?

Avrupa Birliği ve Türkiye ilişkileri üzerine büyük laflar söylemek niyetinde değilim. Adriano Pedrosa ile yaptığım söyleşide bahsettiğim gibi, Avrupa Birliği ile Türkiye’yi bir çift olarak hayal edebiliriz, fakat biri (Avrupa topluluğu) yaşlanıyor, diğeri (Türkiye) ise gençleşiyor gibi; sanki bir Benjamin Button vakası ile karşı karşıyayız. Bu nedenle, Avrupa Birliği “dahil etmeme/dışarıda bırakmama” taktiklerini daha ne kadar sürdürebilir bilemiyorum.

‘Mükemmel Aşıklar’ çalışmamda da basit bir manevra yapıyorum, tedavülden kalkmış 1 YTL ile 2 Avroyu yan yana koyarak aralarındaki benzerliği bir kere daha hatırlatıyorum. 1 YTL  bozuk para 2 Avroluk bozuk paranın bire bir kopyası olmasa da ve 4 katı daha az değere karşılık gelse de, iki para estetik olarak benziyor. Boyut  ve ağırlıkları da aynı. Gecen yıllarda Avrupa’daki bozuk parayla çalışan makineleri 2 Avro yerine 1 YTL kullanarak çalıştıran bazı kişiler, tasarımdaki bu benzerliği stratejik bir potansiyele dönüştürmüşlerdi. Sanırım bu durum çok geçmeden fark edildi ki 1 YTL bozuk paraların tasarımı 2010 başında değiştirildi. En nihayetinde “Mükemmel Aşıklar” çalışmam bir “sosyal hazır-nesne” örneği olarak tanımlanabilir.

*iFest dergisi Bienal özel sayısı