
Mükemmel kurgulanmış hikayesi, alışılagelmişin dışında kapak tasarımıyla Elif Şafak’ın son romanı ‘İskender’ şüphesiz 2011’in en çok konuşulan eserlerinden biri oldu. Bakırköy Marmara Forum’daki imza gününde konuşma fırsatı bulduğumuz Şafak, hem ‘İskender’i anlattı hem de Türkiye’nin güncel sorunlarıyla ilgili düşüncelerini paylaştı.
Banu Öğüt
Son romanınız ‘İskender’ bir ailenin hikayesini anlatması açısından önceki romanlarınızdan ‘Baba ve Piç’i andırıyor. Orada Türk-Ermeni sorununa değiniyordunuz. Bu romanda yer alan ailenin hikayesi ne anlatıyor?
Bu yarı Türk yarı Kürt bir ailenin hikayesi. Daha çok 1970 sonlarına odaklanıyor ama 50 senelik bir zaman dilimini kapsıyor. Yaklaşık dört mekanda geçiyor. Bir hayali Kürt köyü tasavvur ettim, İstanbul Londra bir parça da Abu Dabi’de. Bunun nedeni göç yollarını takip etmek, göç eden bir ailenin hikayesini izleyebilmek. Ama esas olarak bu kadar geniş zeminin içinde aileye, bilhassa anne oğul ilişkisine odaklanmak istedim, oğullarımızı nasıl yetiştiriyoruz ona bakabilmek. Bir de temel gayem sanırım şuydu; en yakınımızdaki insanları nasıl oluyor da bu kadar yanlış anlıyor ve incitiyoruz ve ya onlar tarafından incitiliyoruz.
‘İskender’ romanı Türk toplumuna nereden bakıyor?
İskender bence bir yanıyla çok tanıdık ve bizden bir hikaye. Orada çok hassas bir denge var benim yazar olarak gözetmek istediğim, hem çok tanıdık bir şey anlatıyorum hem de bunu öyle bir anlatmalı ki, aslında sıra dışı bir boyutu olsun. Sıra dışı ve tanıdıklığı harmanlayan bir hikaye. Bu çok önem verdiğim bir şeydi. Dolayısıyla bir yanıyla realist bir yanıyla çok hayalperest bir roman bu. Ama zannediyorum ki özellikle birçok kadın okura, onların yüreklerine hitap edecek unsur var içinde. Güçlü ve duygusal ama aynı zamanda eleştirel sesi yüksek bir roman olduğunu düşünüyorum.
Türkiye’de kadın ve erkek kimliklerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle birçok kadın cinayetinin medyaya yansıdığı şu günlerde?
Ben bu konuları çok önemsiyorum hep yazıyorum, elimden geldiğince de bu konuda çalışıyorum. Hepimizin bir şeyler yapması gerektiğine inanıyorum çünkü kadına yönelik şiddet ertelenebilir bir şey değil, küçümsenebilir bir şey değil, onun çok ötesine geçti artık, aciliyetle ele alınması gereken en temel meselelerimizden bir tanesi bence. Değişmesi gerek çok şey var, yasalardan başlamak üzere tabi ki en başta zihniyetlerin değişmesi gerekiyor. Bunun için de birçok insanın yapabileceği çok şey var ortak bir duyarlılık, ortak bir vicdanla. ‘İskender’ bu anlamda cinsiyet kalıplarını doğrudan sorgulayan bir roman, erkeklik nasıl inşa ediliyor ve erkekliğin inşasında kadını rolü nedir, okuru bunu düşünmeye ve görmeye davet eden bir roman.
Romanınız satışa sunulmadan 165 bin sipariş almıştı ve uzun süredir de en çok satanlar listesinin ilk sıralarında yer alıyor. Sadık okurlara sahip olmak sizin için ne anlam taşıyor?
‘Pinhan’ romanımdan bu yana her kitapla giderek genişleyen bir okur çemberi oldu. Bundan dolayı hem şükran duyuyorum, hem de büyük bir sorumluluk. Bu sorumluluk her şeyden evvel edebiyata, anlattığım hikayeye karşı. Çok emek veriyor, didiniyorum tek tek her satır için. İnanıyorum ki her romancı çok emek veriyor eserine. Okurlarımla aramdaki gönül bağının bendeki yeri çok özel. Açıkçası Türkiye’de eleştiri ortamı çok hoyrat, yalan yanlışlarla dolu. Elit kesim ise çok hırçın. Böyle bir ortamda ben sadece iki şeye kulak veriyorum: hikaye anlatma sanatına ve hakiki edebiyat okurlarıyla aramdaki muhabbete.
Bir edebiyat romanı yazarı olarak gazetede düzenli olarak köşe yazısı yazmak kullanılan dilin farklılığı açısından yorucu mu? Gazeteciliğe ne kadar yakın buluyorsunuz kendinizi?
Köşe yazarlığını seviyorum. Belli bir dozda kalmak kaydıyla bir edebiyatçı için çok da olumlu etkisi olduğuna inanıyorum. Çünkü romancılık tek kişilik bir dünya. Benmerkezci. O dünyanın kalıplarını kırmak için, toplumda ve dünyada olanlara kayıtsız kalmamak için köşe yazarlığı insanı dengeliyor. Orada başka bir okur kesimi var. Daha hızlı, daha sabırsız. Az sözle daha fazla şey anlatma mecburiyeti de bir romancı için önemli bir dil egzersizi.
Geçmişten ve ya günümüzden size ilham veren yazarlar, eserler var mı?
Var, hem de çok. Doğu’dan da Batı’dan da okuduğum, takdirle takip ettiğim çok eser var. Meraklı bir okurum ben. Yalnız sadece roman okumuyorum. Her zaman felsefeden çok beslendim. Siyaset felsefesinden, din felsefesinden, bilim felsefesinden… bizatihi felsefenin kendisinden. Hayata, zamana, insan olmaya ve olamamaya dair felsefenin sorduğu sorular aslında edebiyatçılar için temel sorular.
Türkiye’de yeni farkedilmeye başlansa da e-kitap dünyada popülerliğini artırıyor. Dijital yayıncılıkla ilgil neler söylersiniz?
E-kitap bizde yeni yeni gelişmekte. Henüz yolun çok başındayız. Copyright yasalarının tam oturmadığı bir ülkede internet üzerinden kitap indirmenin zorlukları da var. Bununla birlikte ben yeni gelişmeleri heyecan verici buluyorum. Yurtdışında e kitap olarak basılan eserlerim olduğu gibi sadece e-kitap olarak yazdığım kısa bir metin su anda Penguin tarafından basılmakta. Bunlar hepimiz için yepyeni gelişmeler. Edebiyat ortamı giderek daha da demokratikleşiyor. İnternet tüm olumsuzluklarıyla beraber düşünülmeli. Ama muazzam bir eşitlikçi potansiyeli de beraberinde getiriyor. Kitap olarak basılan eserlerden çok daha fazlası siber ortamda yayınlanabilecek yakında.
2012 için yeni projeleriniz, aklınızda yeni hikayeler var mı?
Şu anda demleniyorum. Ne zaman bir roman bitirsem ruhum yara bere içinde kalıyor, sonra biraz durmam gerek ki kendi kendimi tamir edeyim. Çatlaklar, kırıklar…. Elden geçirmem gereken çok şey var. Ancak tamir bitince yeni kitaba başlıyorum.
*iFest Aralık